Share

Her şey önümüzdeki haftasonu günübirlik bir yere mi gitsek diyerek başladı. Bir Pazartesi akşamı kendimizi İtalyan Rivierası için plan yaparken, Sorrento, Positano, Amalfi kıyıları araştırırken bulduk. O tarafların bizim Bodrum sahilleri gibi, mevsim itibariyle de %90 dolulukta olduğunu öğrenince vazgeçtik (erteledik).

Onun yerine İtalya batı kıyılarının kuzey kısmı  olan Liguria bölgesini araştırmaya başladık. Bu bahsettiğim hayalleri kurarken günlerden Salı, tatile kalmış iki gün. Ben de hızlıca tüm seçenekleri gözden geçirip modüler bir plan yaptım. Ne demek modüler plan? Art arda boncuk gibi eklenmiş bir sürü destinasyon düşünün; istediğimiz boncuğu aradan çıkarıp istediğimiz boncuğu ekleyebilir, ister beğendiğimiz yerde daha uzun kalır istersek kısa kısa bir sürü yer gezebilirdik.

Günlerden Perşembe olduğunda programımız az çok belli olmuştu. Cuma günü için işten izin alacaktım, Cuma sabahı Milano’ya uçup sırasıyla Milano, Genova, Santa Margherita Ligure, Portofino, Cinque Terre’nin en güzel iki köyü olan Vernazza ile Riomaggiore ve son olarak La Spezia ile Porto Venere’yi gezecek, Pazar akşamı Milano’dan son uçakla geri dönecektik. Gideceğimiz yerlerde otopark sorunu olduğu için tüm rotalara trenle gitmeye karar verdik.

Cuma sabahı havalimanına vardığımızda ne uçak biletimizi, ne tren biletlerini, ne de o gece kalacak otelimizi ayarlamıştık. Her şey yolda şekillenecekti, keyfimiz nasıl isterse öyle yapacaktık. Bu esnada yaptığım en akıllıca şey, Tren Italia’nın kullanışlı aplikasyonunu (TrenIt!) cep telefonuma yüklemek oldu.

Türk Hava Yolları ile sabah 8 uçağına binip, 3 saat süren yolculuğumuz sonunda Milano Malpensa Havalimanı’na vardık. Havalimanindaki tren yönlendirmelerini takip ederek, Terminal1 den kalkan, Milano Cadorna tren istasyonuna 35 dakikada varan Malpensa Express trenini bulduk. Ücreti az değil, 12 Euro fakat havalimani şehre o kadar uzak ki, şehir merkezine ulaşmanın en hızlı ve ekonomik yolu bu tren. Her gün sabah 5.30’dan akşam 23:30’a kadar sefer yapıyor.

Şehre varınca ilk durağımız, Cadorna tren istasyonundan yürüyerek 15 dakika süren, Leonardo da Vinci’nin meşhur Son Akşam Yemeği tablosunun sergilendiği Santa Maria de la Grazie Bazilikası oluyor. Bu bazilikada bizi en çok etkileyen şey avlunun güzelliği. Bunaltıcı sıcağa rağmen – Ağustos’ta Milano korkunç sıcak- serin olan avlunun gölgesinde Da Vinci ile ilgili bir sergiyi gezip karnımızı doyurmak için tekrar yola koyuluyoruz.

pizza_spontiniBloglardan okuduğum bilgilere güvenerek Pizza Spontini adında bir pizzacıya gitmeye karar veriyoruz. Birkaç yerde şubesi olan bu ünlü pizzacının, en iyi şubesi olduğu iddia edilen Via Panioni’ye yürüyoruz. Restorana vardığımızda ikimiz de şaşırıyoruz. Bomboş, restorandan çok mahalle arası lahmacuncu görünümlü bir dükkan, bırakın başka yemeği, pizza bile yok. İçeride klimalı salona buyur ediliyoruz. Etrafta yalnızca pizzayı paketletip götüren yerli halktan olduğu belli müşteriler var. Bizden başka bir ya da iki masa dolu, gerisi bomboş. Klimanın serinliği iyi geliyor, etraf da tertemiz. İyi bari diyoruz, en kötü ihtimalle serinlemiş oluruz. İngilizce bilmeyen garson gelip tek çeşit pizzamız var diyor: Margherita. spontiniNasıl yani başka çeşit yok mu? Yok. Masaya getirdiği çatal bıçakla dilim boyutlarını bize gösterirken, küçük dilim, ya da büyük dilim getirebilirim diyor. Birer büyük dilim (o kadar da büyük degil) pizza ve yanında soda söylüyoruz. Gelen pizza tahminlerimizin aksine kalın hamurlu, bol malzemeli bir şey. Neyse diyoruz, internet yine yalancı çıktı. Ama yemeye başlayınca tüm önyargılarımız altüst oluyor. Çok güzel pizzalar yedim, ama Spontini hayatımda yediğim en iyi pizza sıralamasında kesin ilk üçe girer. Domates sosu şaheser, peyniri çok bol ve çok kaliteli, hamuru nasıl ayarlamışlarsa kalın ama çok çok lezzetli. Bir büyük dilimi 6 euro. Bir daha Milano’ya gidersem ilk uğrayacağım yer Spontini olur sanırım. Daha sonra Duomo meydanına yakın bir spontini gördük fakat çok daha turistik ve kalabalıktı. Üç çeşit pizzası olduğunu görünce yerli halkın gittiği şubeyi tercih etmiş olduğumuza sevindik.

cathedral_duomoYine uzun bir yürüyüş ile Piazza Duomo yani Duomo Meydanı’na ve katedraline varıyoruz. Burası Milano’nun Sultanahmet Meydanı. Turistler için tüm olay bu meydanda. Meydanda ve katedralde biraz vakit geçirdikten sonra dünyanın en eski avm lerinden olduğu söylenen (bir tanesi de Kapalı Çarşı’dır) Galleria Vittoria Emmanuel II’nin ihtişamlı kapısından içeri giriyoruz. galleria_vittorio_emmanueleMilano’ya gelme sebebim olan bu güzel pasajı hayranlıkla geziyorum. Günışığını içeri alan ışıklık, mimari detaylar, tavan yüksekliğinin verdiği görkemli hava, yer mozaiklerinin kattığı kalite ve şıklık ile, gerçekten çok başarılı bir yapı. Yanyana sıralanmış Prada, Chanel, Louis Vuitton gibi markaların vitrinlerini keyifle geziyoruz. Tek sorun, hava çok sıcak olduğu için içeride oluşan sera etkisi. Daha serin havalarda mesela sonbaharda ziyaret edilmeli ve cafelerinden birinde oturulup kahve içilmeli diye kendime not düşüyorum.

panzerotti_luiniGalleria’dan çıkışta yine seyahat blogları tarafında  pek bir methedilen Panzerotti yemek üzere Panzerotti Luini’yi buluyoruz. Önünde her daim en az 20-25 kişilik bir kuyruk olduğunu tahmin ettiğimiz pastaneden Panzerotti (bir çeşit hamur içinde peynir ya da çikolata vs.) almak için gönülsüzce sıraya giriyoruz. Ben sırada oyalanmak için bloga bir iki fotoğraf çekeyim derken pastaneden bir koruma -evet koruma- yanıma gelip “no photos” diyor. Böylece koruması olan pastane de ömr-ü hayatimda gördüğüm ilklerin arasına yerleşiyor. Sonuç olarak 15 dakika kadar sıra bekleyip, ayaküstü yemeye çalıştığımız Luini ürünlerinden hiçbirini beğenmiyoruz. Şaka değil, sakın gitmeyin bu pastaneye. Onun yerine ara sokaklardaki küçük pastacılara dalıp gözünüze ne güzel görünüyorsa ondan alıp yiyin. Hem vaktinize hem de kesenize (iki parça şeye 8 euro ödedik!) yazık.

Piazza Duomo’dan yürüyüş rotamızı kuzey doğuya çevirip Via Garibaldi’ye gidiyoruz. Via Garibaldi yanyana birçok güzel cafe ve restoranın dizili olduğu, butik tasarım ve moda mağazalarının yer aldığı kaliteli bir cadde. Uzun bir yol yürümemize rağmen yürümek hiç zor gelmiyor hatta keyifli. Via Garibaldi’nin sonunda Corso Como adında bir açıkhava avmsine ulaşıyoruz.

Avm demenin haksızlık olacağı Corso Como’nun girişinde kocaman bir Eataly var. Bununla birlikte birçok moda butiği, tasarım mağazası ve cafe bulmak mümkün. Yine gitmeden araştırırken bulduğum Corso Como’nun 10 No’lu mağazası “10 Corso Como”ya bayılıyoruz. Girişi ile insanı çeken bu tasarım mağazası, cennetten kopma bir avluya açılan bir restoran ve dükkan bölümlerinden oluşuyor. Tasarım mağazasıni gezmek de cafede oturmak da çok keyifli. Mağazada en çok, ünlü markaların ürettiği ama adı duyulmamış butik parfümlerin yer aldığı standda vakit geçiriyoruz.

Corso Como’dan çıkınca metro ile (metro bileti 1.5 euro, sabah 06:00’dan geceyarısına kadar açık) Stazione Milano Centrale’e gidip Tren Italia standını bulup Cenova’ya bilet alıyoruz. (Bkz. Cenova’da Bir Yaz Gecesi)

Gördüğüm İtalyan şehirlerinden bir numaraya yükselemese de, Milano bir haftasonu ziyaret edilmeye değer bir şehir. Yalnız Ağustos’un bunaltıcı sıcaklarında gitmeyi ise hiiiç tavsiye etmem. Kendimize not: Bir daha gelirsek Milano’nun en iyi esnaf lokantası olduğu söylenen La Latteria’da yemek yiyeceğiz.

Share

Yorumlar

yorum var