Share

Aklımda ve not defterimde her daim uzun bir gidilecek yerler listesi vardır. İspanya’nın kuzey batısında yer alan Santiago de Compostela bunlardan biri değildi. Canım arkadaşım Nazlı “Düğünümüz Santiago’da olacak.” demeden önce varlığından dahi haberim yoktu.
Santiago de Compostela, İspanya’nın Karadeniz Bölgesi diyebileceğimiz yemyeşil bir doğanın ortasında önemli bir din merkezi. Batıdan başlayan Kuzey Avrupa hac yolunun (Camino de Santiago) bitiş noktası, Hristiyanlarca kutsal son durağı. Her yıl 100 binin üzerinde hacı adayı Avrupa’dan buraya akın ediyor. Aynı zamanda İspanya’nın özerk bir bölgesi olan Galiçya’nın başkenti. 2000 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçilmiş. Ciudad vieja, yani eski şehir bölgesi UNESCO Dünya Mirasları listesinde. Hac yolunun son noktası olmadan Hristiyanlık öncesi dönemde de, Atlantik Okyanusu’na açılan kapı olduğu için önemli bir ticaret yolu üzerindeymiş. Ünlü yazar Paulo Coelho da, Pireneler’den çıkıp Santiago’ya kadar yürüdüğü bu yolu, Hac adlı kitabında anlatmış.

Ara not: Yoğun istek üzerine resimlerin altına açıklamalarını ekledim, çok da iyi oldu. Resmi büyütürseniz açıklamalarını okuyabilirsiniz.

Şehir, Ortaçağ görünümünü korumuş oldukça düzenli ve şık bir kasaba. Hem dini rolü hem de tarihi nitelikleriyle, tüm dünyadan- özellikle Avrupa genelinden- turistlerin akın ettiği bir bölge. Herkes ve her şey turizm odaklı. Halk ve esnaf çok güleryüzlü ve yardımsever.Turizmin tek geçim kaynakları olduğunun farkındalar, misafir memnuniyeti için ellerinden geleni yapıyorlar. Santiago’nun sembolü istiridye kabuğu. Aziz James hakkında anlatılan efsaneler nedeniyle, şans ve bereket getirdiğine inanılıyor. Üzerinde istiridye kabuğu olan tişört, kupa, magnet, her türlü hediyelik eşya bulmak mümkün. Tüm binalaın cephelerinde, bina numaraları da bu istiridye kabuğunun modernize edilmiş sembolü ile yazılmış. Biz de şans getirsin diye istiridye kabuğundan yapılan takılarımızı almayı ihmal etmedik.

Buranın bilinen bir dini merkez olması ve birçok önemli ‘Aziz’in mezarının bulunması nedeniyle ünlü devasa ve olağanüstü detaylarla bezenmiş gotik-romanesk bir katedrali var. Kuzey Avrupa Hac Yolu’nu tamamlayıp şehre ulaşan hacılar, katedralin cephesindeki altın deniz kabuğunu öpmek için sıraya giriyorlar. Giderken hiç beklentimiz olmadığı halde şehri çok sevdik ve keyifle gezdik. Çok turistik ve kalabalık bir yer olmasına rağmen etrafta bir dinginlik ve huzur hakim. Bu tarz küçük yerleşim birimlerinde anıtsal yapılar dışında tüm yapıların insan ölçeğine uygun olması da hoşuma gidiyor. Minik meydanlar, güzel balkonlu küçük evler, birkaç tabureli daracık sokak cafeleri soluklanmak için ideal. İspanyol halkı kendi içinde çok farklı kültürlere ayrılsa da, genel olarak karşılaştığım tüm insanlar çok canayakın ve içten.  Bu sayede yarı İspanyol yarı Türk, Castillan  geleneklerinin Türk müziklerine karıştığı düğünümüz de sabaha kadar sürdü ve aşırı eğlendik. Aynı dili konuşmayan ama sanki 40 yıldır dost olan kocaman bir aile  oluşturduk.

Ertesi gün tüm gece uyumamış olmamıza rağmen tüm düğün ekibi, “Dünyanın Sonu” olarak bilinen Atlantik Okyanusu kıyısındaki Cabo de Finisterre’ yi ziyaret ettik. Romalılar burayı dünyanın sonu zannetikleri için “toprağın son bulduğu yer” anlamına gelen bu ismi vermişler. Gerçekten de tepedeki Deniz Fenerinden bakınca, Atlantik Okyanusun’dan sonra hiçbir şey yokmuş gibi geliyor insana.

Kasabaya ulaşmak Santiago Şehir Merkezi’nden otobüs ile, kıyıları dolaşarak 2 saate yakın sürdü. Finisterre küçük fakat elit bir sahil kasabası. Yol boyunca devam eden mısır ambarları ve karalahana tarlaları Doğu Karadeniz turunda olduğunuza ikna edecek kadar çok. Balıkçı kasabası olduğu için Deniz ürünleri cennetine düşmüş oluyorsunuz, gözler hamsi tava arıyor. Zaten Kuzey halkı İspanyolların fıkralarına da bol bol konu oluyormuş.

Burada, tesadüfen yılda bir kez hayatını kaybeden denizciler adına düzenlenen çiçek festivaline ve balıkçı teknelerinin geçiş törenine denk geldik. Üniformalı askerler denizcilerin anısına çeşit çeşit çiçeklerden yapılmış tabut şeklinde çelengi törenle denize bıraktılar. Bu arada limanda da  panayır alanı kurulmuş, lunaparktan konser alanına, pamuk şekerciden festival pazarına kadar her yer tıklım tıklım dolmuştu. Töreni izleyip panayır alanını dolaştıktan sonra yemek yemek için bir deniz ürünleri lokantasına oturduk. Taze deniz ürünlerinden tam anlamıyla bir ziyafet çekip, akşamüzeri masadan kalktığımızda kasabada in cin top oynuyordu. Sihirli bir değnek değmiş gibi tüm festival bir anda son bulmuş herkes birden ortadan yok olmuştu. Şehrin boş sokaklarında biraz daha turlayıp Santiago’ya dönüş yoluna geçtik.

Santiago’da NH Hotel – Hesperia Peregrino’da kaldık. Otel 4 yıldızlı olmasına rağmen Avrupa’da kaldığımız birçok otelden çok çok daha iyiydi. Kahvaltısı yine bir Avrupa şehri oteline kıyasla inanılmaz zengin ve özenliydi. Otel odaları ve havuz kısmı biraz eski ve bakımsız, yine de çalışanların misafirperverliği ve pozitifliği bu açığı kapatıyor. Tam şehir merkezinde denemez ama şehir o kadar küçük ki, havalimanı dışında her yere yürüyerek ya da 5 er dakikalık taksi yolculuklarıyla ulaşmak mümkün.Biz genel olarak çok memnun kaldık.
Santiago de Compostela’ya Türk Hava Yolların ‘nın Bilbao aktarmalı uçuşuyla ulaşabilirsiniz. İspanya’yı ilk kez gezecekseniz ilk tercihim diyemem, ama tarihle doğayı bir arada görüp sakin ve her şeyden uzak 2-3 gün geçirmek için ideal bir destinasyon.

Mini not: Bendeki eksilen fotoğrafların yerini Nazlı bir koşu Santiago’ya gidip çekerek doldurdu. Buradan kendisine ne kadar teşekkür etsem az.

Share

Yorumlar

yorum var