Share

Madrid’in yerlisi dediğime bakmayın, yabancı değil, bizden. Üniversitede günlerimi gecelerimi, teslimlerimi jürilerimi birlikte  geçirdiğim çok az can dostumdan biri Nazlı. Üniversitede İspanya’ya göz kırpmaya başladı, gitti geldi, okudu çalıştı derken niyeti bozdu ve Madrid’e yerleşti. Bir de İspanyol damat Luis’i getirdi aramıza. (Bkz. Santiago Düğünü ve Dünyanın Sonu)

Biz de yanlarına misafirliğe gittik hatta, çok güzel ağırladılar bizi, bol bol gezdirdiler. Yine de şehri görmek başka, o şehirde yaşamak, dostlar edinmek. anılar biriktirmek başka. Ben de ona yaşadığı şehir Madrid’i sordum.

Madrid’e ilk olarak 2003 yılının Ağustos ayında geldim. Ağustos’ta Madrid’e gelmek tam bir delilik bu arada. Hava çok sıcak ve çoğu yer yaz tatili dolayısıyla kapalı. Maymun iştahlı bir Aslan burcu olarak İspanyolca öğrenmeye karar vermiştim. Çok yakın aile dostumuz Leman bana İspanyolca öğretmenin imkansız olduğuna karar verince (muhabbetten, gülmekten vakit bulamıyorduk valla) aileme en iyisi Nazlıyı İspanyaya gönderelim belki iki kelime öğrenir demiş olacak ki; bir iki gün sonra babam gelip “İsmail abinin kiziyla İspanyaya gönderiyorum seni” dedi. Ben sinirli sinirli “Ukala kaptan kızlarını ne takiyorsun peşime yaaa” diye söylenirken kendimi uçakta buldum.(Merak edenler icin not : O ukala kaptan kızı düğünümde çiçeğimi yakaladı)


Bu şehri ilk kez, dil okuluna geldiğimde gördüm. Hava deli sıcaktı, bir de metronun yanlış durağında inip kendimi kocaman bir tarlanın ortasında bulunca, baya söylenmiştim ‘nereden geldik bu köye’ diye. Normalde bu soruya beklenen cevap benim Madrid’i ikinci görüşümde düşündüklerimin özeti aslında : “Keşke burada yaşasaymışım…hiç trafik yok!”
Sizi tanıyorsam bende kalın, gerçi evim merkeze uzak ama… Ya da yolu çekmeyip merkeze yakın otellerde kalabilirsiniz. Hotel Urban favorilerimden, ama “yok ne para vereyim otele, gezmeye, yemeye, içmeye geldim” derseniz Gran Via’da güzel butik oteller var. Unutmadan, Hotel Puerto de America her katını başka bir mimarın tasarladığı görülmeye değer bir otel.

Nerelere gidin… Hmm… Ben sanat aşığıyım müzeleri gezmeden olmaz derseniz Prado Müzesi, Reina Sofia Müzesi, Thyssen Müzesi. Valezquez’den Tiziano’ya, Picasso’dan Dali’ye ne ararsanız var. Ayrıca şansınız varsa müzelerin geçici sergilerinden birinde Leonardo’nun (da Vinci) daha önce sergilenmemiş çizimlerine bile denk gelebilirsiniz.

Ben sokak sokak yürüyüp tarihi binaları, zamanında engizisyon mahkemelerinin yapıldığı plaza Mayor’u görmeden gitmem diyorsanız da havalimanından bir harita alın. Serüven Sol Meydanın’da Saat Kulesi’nin altındaki 0 km’de başlıyor!

Gezdikten sonra Retiro Parkı’na gidin. Atın kendinizi çimlere. Gölde kürek çekin. Ne biliyim park işte… Ben genelde piknik yapıyorum mesela… (Türk’ün azmi.)

Tapas (İspanyol mezesi) yemeden Madrid’den gitmek olmaz. Kesinlikle olmaz hem de!
İspanya’nın geneline özgü yiyecekleri birçok restaurantta bulabilirsiniz. Tortilla, paella vs. ama ben derim ki: Tortilla’yı evde de yaparsın, alt tarafı patatesli omlet, sen en iyisi deniz ürünlerini, peynirleri, şarapları tadabileceğin Tapaslarıyla ünlü eski yiyecek hallerine git. Mercado de San Anton, Mercado de San Miguel. 

Ben seneler boyunca hep boğalı anahtarlık, flamenkolu  şişe açacağı almış birisi olarak, annemin aldığı hediyelerden bahsedeyim.. El boyaması yelpaze, el işi şallar, sokak ressamlarının yağlı boya tabloları, pazar günleri kurulan Rastro pazarından antikalar…

Paseo de la Castella’nın geniş bulvarları ve evim.
Madrid’in insanları sıcak kanlıdır, yardımcı olmaya bayılırlar ve yabancı olduğun için hep sağır muamelesi yaparlar, bağırarak dertlerini anlatmaya çalışırlar.

 

 

Share

Yorumlar

yorum var