Share

Yeşilçam filmlerinde görürüz ya hani, güzel manzaralı bir kır gazinosu, salaş masa-sandalyeler, fonda Tanju Okan çalar, gazinonun manzarası yeşil kırlara, masmavi denizlere bakar; belki şurada da küçük bir nehir vardır. Kendi halinde yaşayıp giden yerliler dışında kimsecikler yoktur etrafta. İşte Kıyıköy aynen böyle, film çekilirken dondurulmuş bir Yeşilçam seti gibi.

Bir haftasonu yine İstanbul’dan çok bunalmışız. Ne tarafa dönsek bina-beton, sahiller, parklar kesmiyor. Bünyelerimiz resmen doğa istiyor. Kopardınız beni doğal çevremden, şimdi kilometrelerce uzağa götürün beni de özüme döneyim diyor.

İstanbul’da yaşayanlar bilir, haftasonu dahil her tatil gününde yakın çevreler İstanbul halkı ile hıncahınç dolar, azıcık uzaklaşayım derken aynı 34 plakalarının içinde buluverirsin kendini. Öyle bir doldururuz ki biz İstanbullular gittiğimiz yerleri, servis gecikir, fiyatlar tavan yapar, ortalık darmadağın olur, haftaiçi in cin top oynayan yerlerde haftasonu park problemi yaşanır. Kafa dinleyeyim derken sinir stres olur dönersiniz çoğu zaman. Şile, Ağva, Polonezköy gibi şehre biraz yakın ve popüler olan yerlerde durum hep aynıdır.

Biz de bu sefer çok da popüler olmayan, büyük ihtimalle yolu nedeniyle daha az ziyaretçi alan, daha az insanın gittiğini duyduğumuz Kıyıköy’ü denemek istedik. Kıyıköy Trakya tarafında, Kırklareli’nin Vize ilçesinin Karadeniz’e kıyısı olan, etrafı zengin ormanlarla çevrili, meşhur Longoz ormanlarına da çok yakın bir kasabası. Eski adı Midye imiş. Başlangıçta amacımız günübirlik gitmekti, fakat daha çok doğa görebilmek adına yolu değiştirip orman yollarına girince, yorucu ama keyifli bir yolculukla 2,5 saatte merkeze ancak varabildik. Evden de geç karar verip geç çıktığımız için saat 3’ü bulmuştu.

Kasabaya girerken sessizliği iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Köy Meydanı gelenleri yarısı ayakta kalmış surlarla ve mahalle bakkalıyla karşılıyor. Sağda solda huzurdan mayışmış sokak köpekleri yatıyor. Yollar dar ve bakımsız, doğa olduğu haliyle bırakılmış.

Biz ilk olarak aç olduğumuz için daha önce bir arkadaşımızın önerdiği Efsane Reastaurant’a gittik. Köy o kadar küçük ki gideceğiniz yeri aramanıza bile gerek yok, biraz dolaşınca karşınıza çıkıveriyor. Efsane Restaurant’ın efsane bir manzarası var. Kartal yuvası gibi bir yer. Tüm limanı, ormanı ve nehri tepeden görüyor. Ortam harika, Yeşilçam kır gazinosu diye bahsettiğim yer burası. Karadeniz kasabasına gelmişken yemek olarak tabi ki balık söyledik. Garsonun önerisini dinleyip deniz levreği söylemek isabetli bir karar oldu. Abartısız muhteşem lezzetli levrekti. Kalmaya karar verdiğimiz için Efsane Pansiyon’da odaları olup olmadığını sorduk, malesef tüm odalar doluydu.

Yemeğimizi yiyip Efsane Restaurant’tan ayrıldık, yukarıdan gördüğümüz yeşil düzlüğe ve denize doğru inmeye başladık. Deniz kıyısı da ayrı güzeldi. Nehrin başladığı yerde deniz bisikletleri ve nehir turu yapan tekneler kiralayan küçük bir tesis vardı.

Mayıs ayı olduğu için ve hava henüz serin olduğundan denize giremedik, ama sahilde yürüyüş yapıp, denizi tepeden gören yeşil kırlarda gezdik. Tepede oturup, rüzgar ve dalga sesinden başka ses duymadan güneşin alçalmasını izledik.

Akşam olmaya başlayınca bir pansiyon aramak üzere tekrar yola çıktık. Adını, dünyanın en eski oyma taş manastırlarından Aya Nikola Manastırı’ndan alan Aya Nikola Pansiyon’u bulduk. Ortam güzel gözüküyordu, Pabuç deresi kıyısında, geniş çim alan üzerine kurulmuş tek tek konteynerlardan oluşan bungalow odalar vardı. Bir gece konaklamak için yeterli ve temiz görünüyordu. Biz akşam yemeği, oda ve kahvaltı olarak, yani yarım pansiyon anlaştık.

Pansiyonun büyük çim arazisinde isterseniz çadır da kurabiliyorsunuz. Çadırda kalanlar için ayrı bir duş ve wc kulübesi var. Arabanızı park edebileceğiniz bir otopark bölümü var. Yemeklerinizi dilerseniz çim alanda ağaçların altında, dilerseniz nehir kıyısındaki yarı kapalı, kuzine sobalı restaurantta yiyebiliyorsunuz. Çim alanda güneşlenmek için şezlonglar ve yayılmak için minderler var. Evcil hayvanınızla birlikte gelebiliyorsunuz. Odalardan lüks beklemeyin tabi. Konaklama alanı oldukça salaş ve her şey minimumda, ama havlular ve nevresimler tertemiz, kısa süreli konaklamak için oldukça yeterli. Fiyatlar alınan hizmeti ve ortamı düşünüce gayet makul. Pansiyon sahibi aile işletmeyi yakın zamanda hayata geçirmiş. Birkaç aksaklık olsa da genel olarak çok hevesli ve misafirperverler.

Biz pansiyona yerleşirken güneş batmaya başlamıştı. Biraz masa tenisi oynayıp, (evet pinpon masası da var) yeni yakılan ateşin başında oturduk. Daha sonra nehir kıyısından Aya Nikola Manastırı’nın bulunduğu tarafa doğru orman içinde yürüyüşe çıktık. Yürüyüş yaparken bir kez daha kendimizi yeşilden bu kadar soyutlamış olmaktan pişmanlık duyduk. Hava iyice karanlık olduğu için malesef manastırı görmeye gidemedik. Sırf manastırı görmek için tekrar gitmek gerek çünkü fotoğraflarda oldukça ilginç gözüküyordu.

Yürüyüşten dönüp akşam geç saatte Pansiyon Sahibi’nin önerisi üzerine ana yemeği ızgara köfte olan, salatalı, mezeli menümüzü yedik. Bu arada gündüz hava Mayıs ayında kısa kolluyla gezmek için oldukça iyiyken, gece birdenbire inanılmaz soğudu. Gecemizi diğer misafirlerle birlikte, ateşin başında, kuzine sobada demlenen çayımızı yudumlayarak, şehirde asla göremeyeceğimiz yıdızları seyrederek ve sessizliği dinleyerek geçirdik.

Pazar sabahı günü kaçırmamak adına erkenden uyandık. Biz kalktığımızda açık büfe kahvaltı standı çoktan kurulmuştu. Pansiyon sahibi ile günaydınlaşırken bana, hiç kümesten, tavuğun altından yumurta alıp almadığımı sordu. Hatırladığım kadarıyla almamıştım. Bana kümesi işaret edip, tavuğun altından sıcak yumurtaları alırsam, o yumurtaları bize kırabileceğini söyledi. Kümese girip taptaze sıcacık iki tane yumurta aldım. Biraz sonra kahvaltılıklarla beraber taze kırılmış yumurtalarımız kahvaltı masamızdaydı.

Oldukça keyifli bir kahvaltıdan sonra pansiyon sahiplerine teşekkür edip pansiyondan ayrıldık, tekrar yollara koyulduk. Bahçeköy’den geçerken meşhur manda yoğurdu ve taze peynir, Saray’dan peynir tatlısı ve kasap sucuğu almayı ihmal etmedik. Pisboğazlı olmak böyle bir şey. Son olarak Kapaklı’dan geçerken semt pazarı olduğunu gördük. Pazarda mola verip, bulabildiğimiz doğal sebze meyveyi de alıp tamamen arınmış vaziyette İstanbul’a geri döndük.

20140525_122038(0)Kıyıköy bizim için tam bir detokstu. Umarım çok fazla popüler olup, diğer yakın yerler gibi çivisi çıkmaz. Zamanınızı iyi planlarsanız 1 saat uzaklıktaki İğneada da görülebilir, denize girilebilir. Bildiğimiz günübirlik yerlerden farklı olarak, bazı insanlara bakımsız ve sıkıcı gelebilir. Fakat aradığınız sessizlik ve doğa ise, Kıyıköy’ü kesinlikle görün derim.

Share

Yorumlar

yorum var