Share

Sabah 7 buçuk gibi güneşin tepelerin ardından doğuşuyla uyandık. (Yazının öncesi için Bakınız: Fizan’a Kadar Yolum Var!) Kamp kafeteryasında bizim için hazırlanan Türk kahvaltısını yedik. Tuareg bezlerimizi kafamıza sarıp, sularımızı (herkes susuz kalma korkusu yaşadığı için)  ve yiyeceklerimizi alıp, Sahra Çölü’nün derinliklerine doğru yola çıktık.

Manzara muhteşemdi. El değmemiş kum denizi, güneşin yarattığı parıltılar, koyu turuncudan açık sarıya, griye kadar değişik tonlar, rüzgarla oluşmuş dalgalanmalar, her şey müthişti. Daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. O yüzden herkese şidetle tavsiye ederim. Birkaç kum tepesinde durup etrafı izledik. Tekerlek ve yürüme izleri dışında her yer pürüzsüzdü. Arazi aracı şoförleri olaya biraz heyecan katmak için hızla kum tepelerine tırmanıp bize gerçek bir safari yaptırdılar.

Birkaç moladan sonra, 1 saat kadar yol almışken tek tük çöl bitkileri ve palmiyeler görmeye başladık. Sonra terkedilmiş bir yerleşim yerinin içinden geçip, hiç beklemediğimiz büyüklükte bir vahaya vardık. Bugüne kadar suyun maviliği ve ağaçların yeşilliği hiç bu kadar güzel gözükmemişti. En büyük göl bu vahadaydı, burası en uzun molayı vereceğimiz yerdi. Biraz etrafı dolaşıp göle girenleri izledik. Bizden hazırlıklı gelen olmadığı için kimse suya giremedi. Kısa bir süre sonra bütün kızlar-doğal olarak- hediyelik eşya tezgahlarına hücum ettik. Buradaki insanlar siyah bir taş çeşidinden oyma biblolar yapıyorlar. Ben bir tane kaplumbağa aldım 🙂

Öğlene doğru vahadaki tesiste ateş yakıldı, tavuklar ateşe atıldı, salatalar yapıldı ve toplanıp öğlen yemeğimizi yedik. Yemekten sonra vahanın yanındaki yamaca jeeplerle tırmandık; uçsuz bucaksız çölü bir kez de buradan izledik. Aslında bu yamaçta Sand Boarding yapılıyormuş, ama biz yine hazırlıklı değildik. Yine de dik yamaçtan aşağıya arabayla inmek de muhteşem oldu. Bu arada hava sıcak olmasına rağmen kesinlikle yakıcı veya bunaltıcı  değildi.

Saat 3 civarı vahadan ayrılıp diğer göle gitmek üzere yola çıktık. Burada da biraz gezinip, asıl dönüş yoluna geçtik. Normalde bizim gezdiğimiz bölgede toplam 21 göl bulunuyormuş. Muhtemelen hepsini gezmek günler alır. Güneşin yönü ve açısı değiştiği için dönüş yolunda bambaşka bir çölle karşılaştık. Çölün her saati bir başka güzel oluyor. Kampa varmaya yakın bir zamanda kurumuş bir vahaya bakan bir tepede mola verdik. Göl kuruduğu halde etraf hala ağaç doluydu. Sapsarı sonsuzluğun ortasında yemyeşil düzlük, görülmeye değerdi. Son molamızı da kampa inen tepede verdik. Fotoğraftakiler bizi gezdiren jeep şoförleri. Güneş ışınları yatay düşmeye başlamıştı, bu sefer çöl gizemli bir havaya büründü. Etrafta çıt çıkmıyordu. Doğayı izleyerek güne veda ettik.

Kampa vardığımızda yorgunluktan ölmek üzereydik, kendimizi odalara attık; biraz dinlendikten sonra çay-kahve içip Sebha’ya dönmek üzere yola çıktık. Sebha’ya dönüş yolunda gün batımını ve çevredeki tarlaları  izledik. Şehre vardığımızda hava kararmıştı. Saad’in rehberliğinde (Sebhalı arkadaşımız) kısa bir şehir turu attık. Türk kebapçısında – evet Türk kebapçısı- akşam yemeğimizi yedik. 

Dönüş uçuşunda herkes bitkinlikten uyuyakaldı. Ne de olsa Fizan’a kadar gitmiştik!

Not: Bu yazım, eski blogum Pinokyo’dan buraya aktarılmıştır. Eski blogumu takip edip, 2.baskı okuyanlardan özür dileriz 🙂

Share

Yorumlar

yorum var